FARE AVCISI
Aslında nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Her şey komşumuz Seher Teyze’nin sürekli olarak evimize gelmesiyle başladı. Sebebi ise onlara dadanan bir fareydi. Daha doğrusu lanet olası bir yaratıktı. Aslında farelerden nefret etmem, beni fazla etkilemezler ama bu fare beni çileden çıkarttı. Sebebi ise Seher Teyze’ydi. Onu öldürmemi istiyordu. Evine dadanan bir yaratıktan benim sayemde kurtulmak ve evinde huzurla oturmak istiyordu. İlk başlarda onun fareyi öldürmemi istemesini kabul etmedim. Yapamazdım. Ben bir katil olmazdım. O zavallı fareyi bir fare kapanıyla vıcık vıcık edemezdim ya da onu zehirleyip mefta yapamazdım. Vicdanım el vermiyordu.
—Sen neden yapmıyorsun teyze? Diye sorduğumda:
—Vicdanım el vermiyor İlkay evladım. Diyordu.
E senin vicdanın el vermiyorsa benden ne istiyorsun diyordum içimden ama ona söylemiyordum. Ne zaman gelse kabul etmiyordum. Beni ilk günden deli etmeyi başarmıştı. Onu kabul etmediğimi söyledikten sonra 15’er 30’ar dakikalık aralıklarla sürekli geliyor ve:
—Onu öldür! Öldürmelisin! Buna mecbursun. Diye sadistçe şeyler söylüyordu. Onu hep uzaklaştırıyordum.
Onu son uzaklaştırmamın ardından bir çığlık duydum. Yerimden fırladım. Kalbim deli gibi atıyordu. Bu muazzam çığlık karşısında korkmamak mümkün değildi. Çığlığın ardından evin kapısı deli gibi gümbürdemeye başladı. “Basıldık mı ne oldu?” diye söylenmeye başladım. Kapı kırılacak gibi gözüküyordu. İyice korktum. Bir koşu odama giderek ruhsatlı tabancamı aldım. Öleceksem kahramanca ölmeliydim. Kapının deliğine bakmadan hızlıca kapıyı açarak kapıyı çalanın üzerine bir uçuş yaptım. Onu bir güzel devirmiştim. Hemen ağzına silahımı dayadım.
—Şahadet getir ulan! Derken zavallı kadını gördüm. Kimi mi Seher Teyze’yi. Bir şeyler diyordu ama anlayamıyordum. Mır mır mırlamalar kafamı allak bullak etmişti ki aklım başıma geldi ve ağzından silahı çıkardım. Konuşması da haliyle düzelmişti. Kadının gözlerinden akan yaşları da görüyordum. İçim gitmişti. Bana dediği ilk söz ise şu olmuştu.
—Onu gördüm. Geri geldi!
—Kim geldi Seher Teyze? Dedim şaşkınlıkla ve hemen ayağa kalkıp onu da kaldırdım. Özür dilerim dedim.
—Fare. Fare geri geldi. Ne olur yok et onu!
O sırada bu kadından korkmaya başladım. Aniden silahla üzerine uçmuş ardından ağzına silahı dayamış ve üstüne üstlük “Şahadet getir ulan!” dememe rağmen benim yerime fareden korkuyordu. Sanki bütün bunları hiç yapmamıştım.
—Ama teyze yapamam biliyorsun. Ben kimseye zarar veremem.
—Benim üzerime saldırmayı biliyorsun ama.
—Ne bileyim teyze o çığlığı falan duyup ardından da kapının kırılırcasına çalınması korkuttu beni.
—Bu bahaneler beni caydıramaz. Öldür onu! Dedi ve gitti.
Elimde silah kapının önünde kalakaldım. O sırada apartman yöneticisi koşarak geldi.
—Nedir bu gürültü? Diye bağırmaya başladı ama sinirli bir surat ve elindeki tabancasıyla beni görünce bir korkuya bürünerek gerisin geriye gitti. İlk defa korkakların korkağı bir apartman yöneticimizin olmasına sevinmiştim. Ona bir süre sonra olanları anlatırdım.
İçeri girdim. Önce bir güzel küfür patlattım. Bir kahve içmeliydim. Kendime ancak böyle gelebilirdim. Kaynaması için bir su koydum. Kaynamalı ve kahve için en uygun duruma gelmeli ardından da o kahveyi içip bu stresi atmalıydım. Suyun başında heyecanla kaynamasını bekliyordum. Su kaynar kaynamaz kahvemi yapıp içmeliydim. Fokurdamaları duydum. Kaynıyordu. Uzun bekleyişe değmişti. Olanca hızımla önce suyun altını kapattım ve hemen kahvemi hazırladım. İçilmeye hazırdı. Önce bir güzel kokusunu içime çektim ve bir yudum aldım ondan. Rahatlamıştım. İkinci yudumu almaya başlarken duyduğum çığlıkla önce korkudan yudum sayısını kaçırdım ve bir dolu sıcak kahveyi yuttum. Ağzım gözüm yanıyordu. Bu acıyla kahveyi de tutamadım ve bütün kahveyi üzerime döktüm. Ağzımı yaktığım yetmezmiş gibi kendimi de yakmıştım. Acım iyice artmıştı. Ne oluyora gelmeden kapım gene çalmaya başladı. Üstüm bir yandan yanıyor ağzım haşlanmış mahvoluyordu. Önce koşarak mutfağa gittim ve soğuk bir su içtim. Lakin daha beter oldum. Sıcağın üzerine soğuğun içilmeyeceğini acı bir deneyimle öğrenmiştim. Acıdan ağlıyordum. Kapıda gümbür gümbür çalınıyordu. Lanet olsun diyordum içimden ama tüm acılarıma rağmen kapıyı açmaya gittim. Yanıyor ve ağlıyordum. Kapıyı açar açmaz kafama bir darbe aldım. Ardından bir tane sağlam bir darbe daha geldi. Seher teyze bir yandan kafama vuruyor diğer yandan da açık kapısına bakıyordu. Fareyi mi bekliyordu anlamıyordum. Tek anladığım kafamın çok feci acıdığıydı. Ardından kapının açılmış olduğunu anlayacak ki durdu ve bana döndü. Kafamdan akan kanlar onu hiç etkilemişe benzemiyordu. Kafama vurduğunu anlamasını bile beklemedim. Bu arada kapının neden bu kadar gürültülü çalındığı da belli oluyordu. O beysbol sopasını nereden bulduğunu hiç sormadım ve sormayacağım. Asırlardır İstanbul’da oturan bu sülalenin kızı o amerikan beysbol sopasını ne yapacaktı merak bile etmemiştim. Şaşırmamıştım dahi. Beni şaşırtmalarına alışmıştım. Kapıyı birinci seferde çaldığında görmemiş olmalıyım ama şimdi görmekle kalmadım ve hissettim. Artık dilim ve bedenimin yanmasından sonra başımda yarılmıştı.
—Ne ittilosun tene? Hah zavallı dilime yaptıklarımdan sonra konuşamıyordum bile.
Bu şekilde konuşmam üzerine bir de bacağıma yedim sopayı.
—Benimle alay etmeye utanmıyorsun değil mi? Bir de ağlıyor güya. Yemem ben bu numaraları.
—Ne numalatı yahu. Salente yantım taten.
—Neyse şimdilik affediyorum seni. Çünkü sana ihtiyacım var. Fare! Fare tekrar ortaya çıktı. Aman Allah’ım korkunçtu.
—Öltüremem dedim. Ardından suratına kapıyı bir güzel çarptım. Zaten perişan olmuştum. Fareyle mi uğraşacaktım. Kafamın kanaması da öldürecekti beni zaten. Yerler falan da batmıştı. Bu sırada topalladığımı da fark ettim. Manyak kadın bacağımı da sakatlamıştı. Öncelikle başımı sarmalı ve tedavi etmeliydim. İlkyardım çantasındaki gerekli malzemelerle başımı bir güzel tedavi edip sardım. Ardından bacağıma baktım. Şişmişti. Üzerine basabildiğime göre kırık veya çatlak yoktu çok şükür. Şişin üzerine önce buz tedavisi uyguladım. Acısını almıştı biraz ama gene de beni mahvediyordu. Sıcak kahveyle yanan ardından da kafamdan gelen kanlarla renklenen giysilerimi de değiştirdim. Vücudumda çok şükür ciddi bir yanma olmadığını gördüm. Sevinmiştim biraz. Ne olursa olsun ucuz atlatmıştım. Uyumam gerekti. En iyisi buydu ve uyudum. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama Seher Teyze sağ olsun beni gene uyandırdı. Allah’ım o nasıl çığlıktır. İlk ikisinden beterdi. O şokla uyandım. Yataktan nasıl kalkmışım bilmiyorum ama yeri öpüyordum. Bir güzel düşmüştüm anlayacağınız. Kapı gene çalınıyordu. Güm, güm, güm,… Kendimi savaşta hissediyordum. Bu sefer kapıyı dikkatli açtım. Kafama bir darbe daha istemiyordum. Kapıyı açınca Seher Teyze üzerime doğru gelip yakama yapıştı.
—Ne olur sana yalvarıyorum bu fareyi yok et!
—Ya teyte yalını betleten ditolum. Zehil falan alırıt. Çot tec oltu.
—Yarını bekleyemem. Çok korkunç. Korkudan her an ölebilirim. Haydi, gel benimle diyerek kulağımdan çekmeye başladı. Diğer elinde beysbol sopası olmasa iki kulağımdan çekeceği günbegün ortadaydı. Mübarekte de bayağı kuvvet varmış. Kulağım lastik gibi uzuyor ben de topallayarak onu takip ediyordum. İşkence görsem bundan iyiydi. Kapısına geldiğimizde kapıyı yavaşça açtı ve önce beni tüm gücüyle itti. Sağ olsun sayesinde yeri bir kez daha öptüm. Öpsem iyi yere düşer düşmez o iki çift gözle karşı karşıya geldim. Tüylerin içinden bana bakan vahşice gözlere yaratığın muazzam dişleri de eşlik ediyordu. Donakalmıştım. Bana saldıracak gibi duruyordu. Yanılmamıştım. Ayağa kalkamadan üzerime atladı vahşi hayvan. Sağ koluma dişlerini geçirmiş bırakmıyordu. Çığlığı bastım. Seher Teyze’de beni bu şekilde görünce dayanamadı ve o da bastı çığlığı. O ne çığlık yarabbi. O çığlığı duymamak için ben daha beter bastım çığlığı. Ortalık çığlıktan yıkılıyordu. Seher teyze büyük bir kahramanlık örneği göstererek hayvana elindeki beysbol sopasıyla saldırmaya başladı. Lakin unuttuğu bir şey vardı. Hayvan yalnız değildi. Dişlerini geçirdiği benim kolumla bir bütündü. Seher Teyze’nin saldırıları kolumda bitiyordu. Hayvan niyetine bir güzel sopa yedim. Kolumu hissetmiyordum. Büyük ihtimalle kırılmıştı zavallı kolum. Neyseki en sonunda fare kolumu bırakıp kaçtı. Seher Teyze de peşinden kovalamaya başladı. Korkusunu yenmiş olmalıydı. Fare kaçıyor o da sopasıyla ona saldırıyordu. Bir de isabet ettirebilse çok güzel olacaktı. Onun yerine evde ne varsa vuruyor ve kırıyordu. Ben sağlam kalan tek kolumla onu tuttum.
—Satin ol teyte. Lütfen! tendine tel! Diyordum kahve mağduru ağzımla.
Evini tamamen yıkmadan sakinleştirdim onu. O fareden bu şekilde kurtulamayacağını söyledim. Onu ya fare kapanı ya da zehrin yok edebileceğine tekrar inandırabilmiştim. Artık sakindi. Onu bir gün sonraya zehri almaya ikna edebilmiştim.
Onun yanından çıkar çıkmaz bir hastaneye gittim. Kolum gerçekten kırılmıştı. Beni o halde gören doktorlar beni tinercilerin o hale getirdiğini sandılar. Onlara beni bir yaşlı teyzenin bu hale getirdiğini söylediğimde ise inanmadılar. İnandırmak için de uğraşmadım. Zavallı kolum alçılanırken acıyı bile umursamıyordum. O fareden kurtulmalıydım.
Evime dönmüştüm tekrar. Sağ cebime koyduğum anahtarı Seher teyzenin kırdığı sağ elimden dolayı sol elimle zor bela almıştım. Kapıyı açtım ve kendimi acılar içerisinde yatağa koydum. Bu kırık kolla nasıl yatacaktım bilmiyordum. Zaten sabaha kadar da acılardan uyuyamadım. Bütün gece çığlıklar olmaması için Allah’a dualar ettim. Şükürler olsun ki çığlıksız bir geceydi. Uyuyamamıştım ama bir çığlık dahi duymamıştım. Sabah erkenden yaptığım ilk iş zehir almak için evden çıkmak oldu. Evden çıkarken gece çığlık duyamamamın nedenini anladım. Seher Teyze evinde yatmak yerine koridorda yatmayı tercih etmişti. Dün geceki kahramanlık denemesinden sonra fare korkusu tekrar nüksetmişti. Hiç bir komşusuyla anlaşamayan bu kadının ev dışında yatacak tek yer olarak orayı bulduğuna şaşırmadım ve koşarak zehri almaya gittim. Koşarak derken topallamama rağmen olanca hızımla desem daha doğru olur. Yolda giderken aklıma zehir yerine çok daha güzel bir fikir geldi. Yapışkan zehirler. Öldürmeyen ama yaratığı üzerine japon yapıştırıcısı gibi yapıştıran bu yapışkanı almanın daha iyi olduğunu anladım. Zehri yiyen hayvan ölse de nerede öldüğünü bilemeyecektim. Fakat bu yapışkanla onu canlı görecek ve ölümünü bile izleyebilecektim. Bana eziyet dolu bir gün geçirten bu yaratığın ölümünü izlemek bir zevk olacaktı. Bunları düşünürken birden durdum. Bir günde nasıl bu kadar vahşi olabilirdim. Bir sadist gibi düşünüyordum. Bu düşüncelerden uzaklaşmalıydım. Fakat topallayarak koşarken bacağımdan ve kolumdan gelen ağrıları hatırladım. Başımın yarılışı ve dilim aklıma geldi. Bir günlük sadistlikten bir şey olmazdı. Yapışkanı aldım ve geldim.
Seher Teyze’ye durumu izah edip yapışkanı en güzel mevkie koydum. Bu mevki mutfak kapısıydı. Fare mutlaka oraya girecekti. Girmişse de çıkacaktı. Bekledik beraberce. En sonunda fare saklandığı yerden çıktı ve yapışkanın üzerine geldiğinde bir güzel yapıştı. Ne kadar çırpınsa nafile. Ben ise gülüyordum. Kötü adamlar halt etmişti yanımda. Hemen o fareli yapışkanı aldım ve kapı önüne çıktım.
Seher Teyze’nin her gün beslediği üç tane kedisi vardı. Fareyi onlara yedirtecektim. Sadistliğimin zirvesindeydim. Fikrimi Seher Teyze’ye anlattım. Yüzündeki tebessümü görünce onun sadistliğinin de benden farklı olmadığını gördüm. Kedilerini adlarıyla çağırdı. Üçü de onu bekliyormuşçasına birden ortaya çıktı. Elimdeki fareli yapışkanı görünce zevkle koşmaya başladılar.
—Telin. Telinte tentinize bir zitafet tekin. Diyordum.
Kedilerden biri havada zıplayarak farenin üzerine atladı. Hey yavrum süpermen misin demeğe kalmadan diğer ikisi de atladı. Onlar atlarken ben yapışkanlı kâğıdı yere bırakmıştım bile. O sırada çok önemli bir şeyi unuttuğumu fark ettim. Bu yapışkanlı kâğıda fare harici her şeyin yapışabildiğini. Üç kedi bırakın fareyi yakalamayı kendi canlarının dertlerine düşmüşlerdi. Üçü de kâğıda yapışmış miyavlayıp, cırlayıp duruyorlardı. “Allah’ım ne yaptım ben? “ diyordum. Fare bir yandan cebelleşiyor, kediler de diğer yandan kurtulmaya çalışıyorlardı. Bunlar olsa iyi bir de Seher Teyze suratıma bastı tokadı. Eski İstanbullu olduğunu iyice belli etmişti. Osmanlı Tokadı gibiydi maşallah.
—Sen ne biçim adamsın. Ne istedim kedilerimden? Allah cezanı vermesin pis, adi, şerefsiz herif.
—Ama teyte tur pir taka. Pen nereten pileyim.
Bir tane de öbür yanağıma geçirdi tokadı.
—Sus bir de karşılık veriyor. Gitti gül kedilerim. Alçak herif.
Ağlamaya başladı. Bir yandan da kedilerini kurtarmaya çalışıyordu. Maalesef ben de yardım edeyim dedim. Maalesef diyorum çünkü kediler onları kurtarmaya çalıştıkça yapışmamış ayaklarıyla sağlam elimi, yüzümü her yerimi cırmıkladılar. Acıdan ben de ağlamaya başladım. En sonunda üç kedi de kurtulmuştu ama vücutlarının yarıya yakınında tüyden ve kıldan eser kalmamıştı. Seher Teyze bunu görüne dayanamadı ve bana iki tokat daha çaktı. Bu sırada yapışkandaki farenin de orada olmadığını gördüm. Bir şekilde kurtulmuştu. Kedileri görünce tüm gücünü kullanıp kaçmış olmalıydı. Ben her yerim sızlayarak ve ağlayarak evime geçtim. Bu olaydan sonra da bir hafta geçmeden o bölgeden taşındım daha doğrusu Seher Teyze’nin yanından kaçtım. Uzun bir süre ne fare görmek istiyordum ne de isteyen kişileri. Farelerle ilgili hiçbir şey duymak ve bilmek istemiyorum. Seher Teyze gibi birisiyle karşılaşmayı istemiyorum. Şimdilik bu evimde mutluyum. Buradaki komşularım ben buraya taşındığımda bana hüzünle bakıyorlardı. Neden bakmasınlardı ki? Kolum kırılmıştı, bacağım topallıyordu (aşırı zedelenmişti) kafam hala sargıdaydı. Peltek peltekte konuşuyordum. Onlara bu hale nasıl geldiğimi anlattığımda önce inanmadılar fakat bir süre sonra beni bir şekilde bulan Seher Teyze’ni dedikleri sayesinde inanmışlardı. Yeni bir fare gelmiş yardım istiyordu. Onu bir güzel evden kovdum. Bana bir dolu küfrediyordu. Hiç önemsemedim evimde neşeyle oturdum ve kahvemi dökmeden içtim. Faresiz ve Seher Teyze’siz günlere içtim.
Emre ŞEYDA
Selam olsun :)
|